Ateşten güller devşiren adam

7 07 2008

Bir takım insanlardan bahsetmek zordur , helede milletin iman selamet için kendini cehennem alevlerine razı olan  himmeti milleti olan şahısların herhangi birinden bahsedecekseniz bunu sınırlı sayıda kelime ile ifade etmeye kalkışmak  daha zordur çünkü onlar anlatmak,  İslam’ı, Kutlu Nebi (asm) döneminden günümüze uzanan seyri içinde ele almayı, Kur’an-ı Kerim’i -tabir-i caizse- konuşturmayı, hadis deryasına dalmayı gerektirebilir. Bir Geylani’yi, Şah-ı Nakşibendi, İmam-ı Azam’ı, Cüneyd-i Bağdadi’yi, İmam Rabbanî’yi ve Hakk’a gönlünü teslim etmiş, nazarını ötelere çevirerek idâme-i hayat eyleyen nice şahsiyetleri anlatmak böyledir.

Bediüzzaman’ı anlatmak, daha doğrusu anlatmaya çalışmak da, bu hakikatlerin ışığında yola koyulmak gibidir. Zordur O ve Onun gibileri anlatmak çünkü bu tür nadirattan şahsiyetlerin hayatlarını parçalı olarak anlatmak pek kabil değildir. Anlatılan bir hakikat, ya kendinden önceki bir olayın sonucu, ya da kendinde sonrakinin sebebi olur çoğu zaman. Öte yandan, anlatmaya çalışmak kolay olur çünkü bu devasa şahsiyetlerin hayatlarındaki her bir kare müstakil olarak Kur’anî bir hakikatin timsalidir ve sadece o müstakil kareler hakkında bile, heybenizdekiler dâhilinde saatlerce konuşabilir, yazabilirsiniz.

Bediüzzaman’ı ve birçok talebesini yaşımız itibariyle tanıma bahtiyarlığına erişemeyen bizler (Hepsi’nin makamları âli olsun), okuduklarımız ve kısmen de duyduklarımız kadarıyla tanıyabildik, hissetmeye çalıştık onları ve yaptıklarını. Bu bağlamda, Bediüzzaman dendiğinde, zihnimde beliren bazı izdüşümlerini ve bunların tedailerini kırık dökük de olsa anlatmaya çalışmak en güvenilir yol olsa gerek.

O, peygamberane duruşun ve yaşayışın günümüze yansımasıydı adeta. Nebevi hakikatleri şiar edinen ve Sahabe hassasiyetiyle ve hasbiliğiyle yaşayan, bir Kutlu Yol temsilcisiydi. Hz. Ebu Bekir (ra) “Ya Rabbi, vücudumu o kadar büyüt, büyüt ve beni cehennemine koy. Orada bütün günahkârlar adına ben yanayım” demişti. Bediüzzaman ise “Milletin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri arasında yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur” ve “Ben değil dünya hayatımı, lüzum olsa âhiret hayatımı da İslâm milleti hesabına feda edeceğim” diyen ve hangi kandilin çerağını tutuşturduğuna bu yolla işaret eden adamdı.

Allah’a ve O’nun, Resulü vasıtasıyla bildirdiği hakikatlere tam iman etmiş müminlerin unutmamaları gereken şu hadise de dolaşır zihnimde: Rus kumandan Nikolaviç’in esirleri teftişi sırasında, herkes saygıdan ötürü ayağa kalkarken, O kıyam etmemişti. İkinci kez önünden geçmesine rağmen sonuç yine değişmemişti. Tercüman aracılığıyla kendisine tevcih edilen birkaç soru ve Bediüzzaman’ın ayet tefsir edercesine verdiği o cevap: “Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem.” O, bu davranışıyla insanlar arasında üstünlüğün geçici makamlarla olamayacağını ifade ediyor ve bir üstünlük söz konusu olacaksa, bunun evvela İslam’a ittiba ile sonra da takva ile elde edilebileceğini gösteriyordu adeta. Divan-ı harbe verilmiş ve hakkında idam kararı çıkarılacaktı. Birkaç zabit arkadaşı gıyabında özür dileyerek kararın tadili için gayret etseler de, O hiçbir şekilde tenezzül etmedi. Ve imanlı bir ruhun teslimiyetini belgelemesi açısından manidar olan şu cevabı verdi: “Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir” Hakiki imana ulaşmış bir Nur’lu Şahıs’ın muazzam cevabı ve Allah’a varmaya duyulan iştiyak. Yine O’nun beyanıyla ölüm “…ehl-i hidayet ve ehl-i Kur’ân için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbaplarına kavuşmaya vesiledir. Hem, hakiki vatanlarına ve ebedî makam-ı saadetlerine girmeye vasıtadır. Hem, zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna bir davettir. Hem, Rahman-ı Rahîmin fazlından, kendi hizmetine mukabil, ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem, ubudiyet ve imtihanın talim ve talimatından bir paydostur.”

Başka bir zaman da, yirmi yaşlarında iken, Bitlis’te Vali Ömer Paşa’nın hanesinde, ısrarlar ve paşanın ilme hürmetinden ötürü iki sene kadar kalmıştı. Hanenin içinde üçü küçük, üçü büyük altı kız vardı. İki sene boyunca orada kalmasına rağmen, büyük kızların birini diğerinden ayırabilecek kadar bakışı onlara değmemişti ve o kadar bile tanıyamıyordu. Bir âlim misafiri yanına gelmiş ve kısa bir süre içinde onları birbirinden ayırt etmiş, tanımıştı. Bediüzzaman’ın bu haline şaşıranlar, neden bakmadığını sorduklarında, ilim talep edenlerin ve bu yola giren gençlerin asla unutmaması ve şiar olarak benimsemesi gereken şu cevabı veriyordu: “İlmin izzetini muhafaza etmek beni baktırmıyor.” Genç nesillere, bilhassa ilim yolunda gayretkeş olanlara, bu yolda dikkate almaları gereken kıymetli bir düsturu, dinî hakikatlerin temsilinin bir izzeti olduğunu yaşantısıyla gösteriyor ve tabir-i caizse, ilim yolu için gerekli olan yol haritasını çiziyordu.

Hülasa, dünya üzerinden bir Bediüzzaman geçti ama anlattığı Nebevi hakikatler eserleri vasıtasıyla tesirini icra etmeye devam ediyor. Bir asrın ve milletin talihini çevirmekten, Kur’an-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.v) hakikatlerini bütün dünyaya duyurma emelinden başka bir beklentisi olmadı. Bu ulvî idealini de, İngiliz Meclisi’nde, Müstemlekat Nâzırı’nın elindeki Kur’an-ı Kerim’i göstererek söylediği “Bu Kur’an İslamların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız” cümlesine karşılık , “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!” diyerek ortaya koydu. Ayrıca, İslamiyet’in evrenselliğini kabul ve ikrar eden Mister Carlyle ve Bismarck gibi dâhileri bünyesinde taşımasına rağmen, Kur’an’a karşı içten içe bilenmeye devam edecek olan, geleceğin Avrupa’sındaki Müstemlekat Nazırları ve batılı devlet reislerine, kendi ülkelerinde din-i mübin-i İslam’ın filizlenerek hızla intişar edecek olmasını bildirir mahiyette: İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhi muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, ben de bütün kanaatimle derim ki: Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup, bir Avrupa devleti doğurdu. Avrupa ve Amerika İslamiyetle hamiledir; günün birinde bir İslamî devlet doğuracak” demişti.

KAYNAK :GENÇ YAKLAŞIM   YAZAN: MUSTAFA GARGAR

İşlemler

Bilgi

Yorum yapın