ODADAKİ YALNIZLIK ÖYKÜSÜ
Kimsesizlik doğar yankılarından
sessizliğin
gidip geri dönemeyen seslerin
çarpıştığı yerde
kelimeleri başıboş bırakan
Onsuzluk,
O yangının,
Sığ cümlelerden ırak
Tekrar canlanıp
Ateşten kül,
külden ateş yapmasını bilen gözlere
dönüşüvermesi
miydi
Zorunlu sessizliğin yankıları duruyordu içinde. Durmadan yere damlayan ve döşeme
üstünde ıslak kargaşalar yaratan sesler bile bozmuyordu sessizliği. Odasının duvarlarına
baktı, kaç gece ve kaç gündüz üzerlerine gelen duvarlarda aradı tekrar, bulamadı,
masasının üzerinde duran birkaç resme takıldı elleri. Mutlu anıların mutlu, şimdi
bir o kadar mutsuzluk veren fotoğraflarına süründü gözleri. Gülümsedi. Üniversitenin
o kendine özgü, coşkun bahar havasında, ürkek ceylan gözleri bakıyordu fotoğrafın öte
ucundan çünkü, içleri sevgi doluydu ve anlayan gözbebekleriydi gördükleri…
Şimdi,
geçmiş zamanda hapsolmuş,
bulanık kalmış
gözlerin buğusunda,
suyun kıyısında duran
ceylan bakışlı sevda,
atlıyordu gözbebeklerinde
aşkın
sevinçle sıçrıyordu
o yana ve bu yana
——-!!!Bir tüfek sesi!!!——–
ormanın ortasında
Aşkın gözlerinde
şaşkın
“neden?”ler…
Ceylan
kaçtı kirli
adımlarından
bir
ihaneti
Fotoğrafta gördüğü sevgi dolu yüz.. Eski anıları canlanıyordu gözünde ve içinde asla
bitmeyecek sonsuz sevgisi…Sevgiyle dolu olsa da asla bir daha canlı göremeyeceğini
bildiği kızın yüzünün her bir noktası büyülüyordu O’nu…İsyan birikiyordu içinde,
suçluluk duyuyordu. Kaybetmişti çoktan ve haksızca, konuşmadan, açıklamadan, ihanetin
en büyüğünü yaparak hani o bedenle olmayan…Bir “söz” vermişti, bir “söz”, “namus”
demekti, bir söz vermişti Ceylan’ın annesine. Üç sene önce, nedenlerini söylemeden bahane
bir yalanla ayrılması gerekmişti O bilmeden.
Yalan söylemeliyim sana,
Söylemeliyim
Oysa ki bilirim,
Bitmeyecek hasretim
Duvarlar üstüme gelecek
Tek tek
Kaybolacak
yalnızlığım bile,
Hiçliğin ortasında
Evren yok olacak
Sen,
TANRI’m!
İçi yanıyordu. Ceylan bırakmamıştı ki O’nu, tarihinde hiç bir zaman. Kavramları söküp bir bir
atarken yarattığı uçurum kenarındaki yaşamında hiç bir defa bırakıp gitmemişti. Varoluşu keşfetmek
için damarlarında dolaştırdığı zehire bile sırtını dönmeyip yaşama döndürmek için tutmuştu ellerini.
Hayatında onu isteyen, yaşamı için kendisinden çok emek veren vefakar bir güzel sevginin ve bilincin
elleriydi onu hiç ama hiç bırakmayan.
Ellerini bıraktım
Düşüyorum uçurumumdan,
Onlardır ellerin:
Acıtırlar içimi
Tarihimde en zor anda
beni tuttular,
Ve sonunda BENdim
bileklerini kesen
Düşerken,
İhanetimi sundum
sana…
eda keskin
5.gün ziyan yine gece gözlerine yağmur yağıyormuş.
daralmışsın baş döndüren sonsuz mavide
gülmek , tedirgin ayna
içinin göğü kalbine kırılmış
ah! yanıtsızım…
zifir örmüş odana zaman örümceği ,
bun’çin küsmek seğirmiş sol yanağını , yüzün
o yetim çocuk!
4.hayat sırlambaç oyunu!
çıkmıyormuş ortaya kutlu günler.
radde mi denirdi tahammülün sınırına sizin orada?
buradan görülmekte ; uçurum ağzında zambak.
kokuyorsun…
dudaklarının kıyısında firari bir tebessüm var!
3.fakat ruhum , kim anlar!
şehirler öyle yalnızlık.
bu duman izleme sineması canhıraş dolu ,
boşaltmışlar iyi şeyler meydanını.
mitingler paydos!
2.düşler benzemiyor kalbine:
herkes kendine aşık.
ben senin aşkına ipsiz uçurtma!
söz!
1.neyi kurtarabiliriz savrulmadıkça;
kasırgadan korkmamalı imiş…
0.yokşehir




